İlki 1973 yılında yayınlanan "Ölmeye Yatmak", ikincisi 1979 yılında yayınlanan "Bir Düğün Gecesi" olan "Dar Zamanlar" üçlemesinin son romanı olan ve 1987 yılında yayınlanan "Hayır..." Adalet Ağaoğlu'nun yazdığı altıncı romanıdır.
Behçet Necatigil tarafından yayınlanan "Edebi Eserler Sözlüğü"nde (180-182) roman şöyle anlatılmaktadır:
"HAYIR • Adalet Ağaoğlu’nun romanı (1987) Sosyal bilimler profesörü Aysel Dereli sabahleyin ağır ağır kalkar. Boynunu on kez sağa sola çevirir. Odanın perdesini aralayıp havaya bakar. Duşa girer. Çıkınca sol bacağını ovar. Günün ilk kahvesini içer. Saksıları sular. Tırnaklarını cilalar. Akşam ödül törenine gidecektir. Gazetede buna ilişkin bir haber vardır. Altında da eskiden çekilmiş, gülümseyen bir fotoğrafı. Varşova’daki sosyal antropoloji öğretim görevlisi arkadaşı Syversten ile Madrid’deki kız kardeşi ressam Tezel’e birer mektup yazar. Danimarka’da bulunan eski öğrencisi, dostu Engin’in mektubuna cevap verir. Sonra düşsel sevgilisi Yenins’i düşünür, onunla söyleşir. Sokağa çıkıp bankaya gider. Kira borcunu yatırır. Postaneye uğrayıp mektupları atar. Oradan berbere uğrar, saçlannı boyatıp yaptırır. Akşama doğru taksiyle Özerk Millî Kültür Kurumu’na gidecektir. Arabadan inerken ayağı eşiğe takılacak, hafifçe sendeleyecektir. Koltuğuna girilerek salona götürülecektir. Bilim Hizmet Dalı Değerlendirme Seçici Kurul Başkanı Prof. İhsan Türközü övücü bir konuşmayla onur plaketini verecektir. Ardından Aysel Hanım konuşacak, birkaç yıl önce kendisine yapılan haksızlıklardan dolayı sitemde bulunacaktır. Ayrıca, yurt dışında aldığı bir özendirme ödülünden ötürü Türkiye’de de bir tören düzenlenmesini ayıplayacaktır. Törenin bitiminde "Yeni bir inceleme yapıyor musunuz?" diye soran gazetecilere "Aydın İntiharları ve Geleceğin Başkaldırışı" konusunda çalıştığını söyleyecektir. Bu çalışmanın giriş bölümünü birkaç kez yazmıştır. Bir türlü kesin bir karara varamamıştır. Ancak şunda karar kılmıştır: Yinelemeye hayır! Aynılaşmaya hayır! "Hayır" sözcüğü iki yıl önce kaleme aldığı bir yazıyı anımsatır ona: Bir askerî darbeyle yasaların çiğnendiği, hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı, insanların baskı ve işkence gördüğü bir dönemi eleştiren ve herkesi hayır demeye çağıran o yazı yüzünden kovuşturmaya uğramıştı. Aslında, elyazısıyla çiziktirilmiş bir taslaktı bu. Ne yayımlanmış, ne de dağıtılmıştı. Öyleyken, bir gece evi basılmış, kitapları karıştırılmış, sözü geçen yazı da götürülmüştü. Üç yıl sonra da o yazı dolayısıyla gözaltına alınmış, yargılanmış va aklanmıştı. Bir gece kar yağmıştı. Kocası profesör Ömer erkenden kalkmıştı. Kansının kırk ikinci doğum gününü kutlamak istiyordu. Akşam birlikte yemeyi önermişti. Ülkede hava pek gergindi. Darbe olmuştu. Aysel’in öğrencilerinden Engin içeri alınmıştı. Ömer onun nerede olduğunu güçlükle öğrenmişti. Bir gün Aysel dekanlıktan çağrılmış, işine son verildiği bildirilmişti. Engin salıverilince okula dönmüş, yeniden tutuklanmış, bırakılmış, sınavlara girmiş, üniversiteyi bitirmiş, teslim çağrısı olunca yurt dışına kaçmış, bulaşıkçılık, garsonluk, boyacılık yapmış, sonunda Kopenhag’da Yaşlılar Yurdu’nda Dr. Bemt’in yanında gece gözetimciliğine başlarmştı. Yalnızdı. Hocası, bir ara da sevgilisi olan Aysel’i özlemle arıyordu. Ona saygı ve sevgi dolu mektuplar yazıyordu. Aysel yeğeni Ayşen’in Anadolu Kulübü’ndeki düğününe çağrılmıştı. Gerçi hiç canı çekmiyordu, ama Ömer gitmesi gerektiğini söylüyordu. İşadamı İlhan’ın kızı Ayşen bir generalin oğlu Ercan’la evlenecekti. Gelgelelim, evlilik uzun sürmemişti. General emekli olmuş, Ayşen boşanmış, İlhan da yeni iş alanları bulmuştu. Ayşen arada bir halasına uğruyor, Ömer’le gezmeye çıkıyorlardı. Aysel ise evde kalıyor, kitaplarına çalışıyordu. Sonunda bir pastanede acı gerçeği öğrenmişti: Ayşen ona Ömer’den gebe kaldığını açıklamıştı. Yeğenini tokatlamamak için kendini zor tutmuştu. Olayı kocasıyla enine boyuna konuşmuş, kavga etmeden ayrılmışlardı. Ömer sonra Ayşen’le evlenmiş, ondan bir kızı olmuştu. Karlı bir gündü. Aysel’i İzmir’den gençler çağırmışlardı. Orada nükleer çağın değerlerinden, savaşın getireceği büyük yıkımdan söz edecekti. Fakat havaalanına gidememişti. Yolları askerlerle polisler kesmişlerdi. Onlarla tartışmış, yere itilmişti. Kalkmış, eski öğrencilerinden Doçent Üner’in evine güçlükle varabilmişti. Uluslararası Sosyal Antropoloji Enstitüsü yılın ‘Yeni Yankılar Ödülü’nü Aysel'e vermeyi kararlaştırmıştı. Onu almaya giderken Engin’e de uğramıştı. Yaşlılar Yurdu’nun bahçesinde yan yana dolaşmış, kanapeye oturup bir süre konuşmuşlardı. Engin onu biraz yaşlanmış bulmuştu. Ayrıca, burada Petra adlı bir kadınla ilişkisinden de söz açmaktan çekinmemişti. Belki de bu yüzden karşılaşmalan biraz soğuk, ama aynimaları oldukça sıcak ve buruk geçmişti. Engin sonradan kendini eleştirmiş, öğretmeni, dostu, ülküdeşi, sevgilisi olan birini yitirmekten üzüntü duymuştu. İki kez Aysel’i telefonla aramış, ama bir cevap alamamıştı. Bunun üzerine, Türkiye’ye döndüğünü düşünerek, evinden aramış, yine bulamamıştı. Merakta kalmıştı. Ödül plaketini vermek için Özerk Millî Kültür Kurumu’nda düzenlenen törene Aysel gelmez. Kurum başkanı, seçici kurul üyeleri, fotoğrafçılar, televizyon çekicileri boşuna beklerler. Evine, hastaneye telefon edilir, ama bulunamaz. Yazar arkadaşı tasalanır, Aysel’in evine gider. Onun gazla ya da uyku ilâcıyla intihar edeceğinden korkar. Aysel’i o da sevmiş, ama bir türlü açılamamıştır. Oysa Galatasaraylı yayımcı Aydın, girişken biri olduğundan, onunla sıkı ilişki kurmuş, dansetmiş, gezip tozmuştur. Yazar kötü varsayımlar kurarak ve yüreği yanarak evi dolaşır. Daktiloya takılmış kâğıtta şu satırları okur: "Her durumda özgür kimliğimizi koruyabilmek ancak edimle söylenebilecek şu iki sözcüğe bağlı: Yinelemeye hayır. Aynılaşmaya hayır, aynılığa hayır..." Az sonra Engin telefon eder, Aysel’i sorar. Ardından Üner’le Alev gelirler. Aysel’in bir kaza geçirdiğini düşünürler. Eskiden de bir kazaya uğramış, bacak kemiği kırılmıştı. Ayağının aksaması da bundandı. Üner kâğıtlardan birinde "yenins" sözcüğüne rastlar, Bunu "yeni insan" diye yorumlar. Yazar sabahleyin kalktığında kar dinmiştir. Güneş doğmak üzeredir. Sis içinde denizde bir sandal görür. Aysel, tek başına, içine oturmuştur. Yenins’in çağrısına dayanamamış, yinelemenin, aynılaşmanın, uzlaşmanın dışına, sınırsız bir yolculuğa çıkmıştır. Yeni insanın yüzünü görecek, yeni bir incelemeye çalışacaktır. Bu, bir kaçış değil, bir reddediştir, bir hayırdır...

 Biyografisi:
Adalet Ağaoğlu (Sümer) 13 Ekim 1929'da Ankara'nın Nallıhan ilçesinde doğdu. Ortaöğrenimini 1946'da Ankara Kız Lisesi'nde tamamladı. 1950'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Açılan bir sınavla Ankara Radyosu'na girdi. 1951-1971 arasında TRT'de çeşitli görevlerde bulundu. TRT Radyo Dairesi Başkanlığı'ndan, kurumun özerkliğine el konulması sonucu istifa etti. Yazmaya 1946'da Ulus gazetesinde yayınlanan tiyatro eleştirileriyle başladı. 1948-1950 arasında Kaynak dergisinde şiirleri yayınlandı. Sevim Uzgören'le birlikte yazdığı "Bir Oyun Yazalım" adlı oyun 1953'da Ankara Küçük Tiyatro'da sahnelendi. İlk romanının yayınladığı 1973'e kadar sadece tiyatro yazırlığıyla ilgilendi.
1973'ten sonra çalışmalarını öykü ve romanda yoğunlaştırdı. Eserlerinde toplumun çalkantılı dönemlerini ve bu dönemlerin bireyler üzerindeki etkilerini irdeledi. Konularının yanısıra eserlerinin biçimsel yetkinliğiyle, özellikle ayrıntıları değerlendirişiyle, geriye dönüşler iç monologlar gibi değişik tekniklerden yararlanmadaki başarısıyla dikkat çekti. İlk romanı "Ölmeye Yatmak" 1973'te basıldı. Doğa, toplum, zaman ilişkilerinin insanın iç dünyasındaki yansımalarını düşünce üretebilecek boyutlarda irdeledi. Değişimler karşısında edebiyatın yapısal durumu bakımından da arayışçı davrandı, kendine özgü anlatım biçimleri geliştirdi. 14 temmuz 2020'de istanbul'da vefat etti.
Edebi Kişiliği ve Eserleri Hakkında Genel Değerlendirme
İlk romanı Ölmeye Yatmak olan Ağaoğlu, bilinç akışı ve iç monologun ilk ustasıdır. Bir Düğün Gecesi Türk edebiyatında ilk kez "bağımsız iç konuşma tekniği"nin denendiği ilk eserdir. Yazarın bizzat kendisi, romancılığını şu ifadelerle açıklamıştır: "Tek anlatıcıya son vermek; an'ların anlatıcısı olmak; yer zaman öğelerine değişiklik getirmek" onun romancılığının ayırt edici yönüdür. Aydın kimliği, aydın sorumluluğu, aydın bunalımı, özümsenmemiş modernizm, slogancılık esasına dayanan fikrî yapılar, sosyal ve siyasal alanda yaşanan tüm değişim süreçleri, kadın erkek ilişkileri, kadın kimliği, toplumsal baskı unsurları, cinsel konular romanlarında ele aldığı ana başlıklardır. Ruh Üşümesi ve Bir Düğün Gecesi 12 Mart'ı ele alan dönemsel romanlardır. Siyasi bir çözümlemeden ziyade siyasi atmosferin bireysel düzlemdeki etkisi esastır. Fikrimin İnce Gülü dışındaki bütün romanları aydınlarla ilişkili olarak kaleme alınmıştır. Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar adlı üçlemesi, edebiyatımızda oldukça meşhurdur. Bu üçleme şu romanlardan oluşmaktadır. Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi, Hayır.
Radyo ve sahne oyunları, roman, öykü, anı, deneme türünde eserler vermiştir. Yazdığı eserler birçok ödüle layık görülmüştür. Eserlerinde doğa, toplum, zaman ilişkilerinin insanın iç dünyasındaki yansımalarını düşünce üretebilecek boyutlarda irdelemiştir. Değişimler karşısında edebiyatın yapısal durumu bakımından da arayışçı davranmış; kendine özgü anlatım biçimleri geliştirmiştir. Adalet Ağaoğlu eserlerinde toplumun çalkantılı dönemlerini ve bu dönemlerin bireyler üzerindeki etkilerini incelemiştir. Eserlerinin biçimsel yönündeki başarısı da son derece dikkate değerdir. Özellikle ayrıntıları değerlendirişi, geriye dönüşler ve iç monologlar gibi değişik tekniklerden yararlanması anlatımının en önemli yönleridir. Adalet Ağaoğlu doğa, toplum, zaman ilişkilerinin insanın iç dünyasındaki yansımalarını, düşünce üretebilecek boyutlarda irdelemiş ve bu yönüyle dikkat çekmiştir. Yeni anlatım olanaklarını denemiştir. “Tek anlatıcıya son vermek”, “an’ların anlatıcısı olmak”, “yer, zaman öğelerine değişiklik getirmek” onun anlatımına yeni boyutlar getirmiştir. Romanlarında klasik anlatım tekniklerinden saparak bilinç akışı, iç monolog gibi yeni anlatım tekniklerinden saparak kendine özgü bir yol tutturmayı yeğlemiştir. Romanlarının kahramanları genellikle aydınlardır. Bu bakımdan anlaşmazlık gibi görünen konularda, ifadelerde yazar aydınları dolaylı yönden eleştirir. Romanlarında kişiler roman kurgusuyla iç içe verilmiştir. 50’li yıllardan itibaren Türk toplumunda görülen sosyal ve düşünsel değişiklikleri, yanlış Batılılaşmayı, köksüz ve özümsenmemiş modernizmi, kaba sloganlara dayalı ulusçuluğu, sağ-sol çatışmalarını eleştirel gerçekçi bir tutumla biraz da ironik bir anlatımla ele almıştır. Korku, ölüm, erkek-kadın ilişkileri, özveri, aşk, yaşlılık, gençlik, başkaldırı, özgürlük vb. evrensel temalar güncel kaygılarla, dünyaya bakışıyla, toplumsal gelişmelerle iç içe verilmiştir. Cinsel konuları da çok işler.

Yapıtları:
Oyunları: Evcilik Oyunu (1964); Çatıdaki Çatlak (1965); Tombala (1967); Sınırlarda (1970); Üç Oyun: Bir Kahramanın Ölümü, Çıkış, Kozalar (1973); Kendini Yazan Şarkı (1976); Çok Uzak-Fazla Yakın (1991); Duvar Öyküsü (1992); Fikrimin İnce Gülü (1996); Çağımızın Tellalı (2011);
Romanları: Ölmeye Yatmak (1973); Fikrimin İnce Gülü (1976); Bir Düğün Gecesi (1979); Yazsonu (1980); Üç Beş Kişi (1984); Hayır (1987); Ruh Üşümesi (1991); Romantik Bir Viyana Yazı (1993); Dert Dinleme Uzmanı (2014);

Öyküleri ve diğer yazıları: Yüksek Gerilim (1974); Sessizliğin İlk Sesi (1978); Hadi Gidelim (1982); Hayatı Savunma Biçimleri (1997); Göç Temizliği (Anı, 1985); Gece Hayatım (Rüya Anlatısı, 1991); Güner Sümer Toplu Eserleri (Deneme, 1983); Adalet Ağaoğlu Seçmeler (Deneme, 1993); Karşılaşmalar (Deneme,1993); Geçerken (Deneme, 1996); Başka Karşılaşmalar (Deneme, 1996); Öyle Kargaşada Böyle Karşılaşmalar (Deneme, 2002); Yeni Karşılaşmalar (Deneme, 2011); Damla Damla Günler (Günce, 2004); Damla Damla Günler I-II-III (Günce, 2007); Mektuplaşmalar (Mehmet Baydur ile birlikte) (2005); Seçmeler (Kendi Seçtikleri, Ekim 1993);

Ödülleri 1974 Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü Üç Oyun'la; 1975 Sait Faik Hikaye Armağanı Yüksek Gerilim'le; 1979 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Bir Düğün Gecesi ile; 1980 Orhan Kemal Roman Armağanı Bir Düğün Gecesi ile; 1980 Madaralı Roman Ödülü Çok Uzak-Fazla Yakın'la; 1992 Türkiye İş Bankası Edebiyat Büyük Ödülü (Tiyatro); 1997 Aydın Doğan Vakfı Roman Ödülü Romantik Bir Viyana Yazı ile; 1995 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat (Edebiyat) Büyük Ödülü;

(Kaynak: Türk Edebiyatı Sitesi)

Yazar ve kitapla ilgili yazılar:

Grup üyelerinin yazıları:

Adalet Ağaoğlu'nun 'Hayır...'ı
       Mustafa Sütlaş

neden "hayır..." romanı
* tematik nedenler: roman öncelikle bir varoluş sorununu tartışmaktadır. bu hem dönemsel, hem de insanî/evrensel temelde bir sorundur. erişilebilen bilgi, o noktaya kadar etkilenilen unsurlar ve bireysel algı, duygu, düşünce bağlamında insanın "ne", "kim" olduğunu ve "neden varolduğunu" (ontolojik anlamda) sorgulanıyor. aslında "aydın olmak", "aydının yeri ve duruşu", "erk ve iktidarla ilişkisi" vb. somut sorunları var ve bunların çözümlenip bir davranışa, eyleme dönüşmesi gerekiyor. varoluşun en temel hâli olan "ölüm/yaşam" ikilemi de bu çerçevede ve başka bir bağlamda ele alınıp sorgulanıyor.
bu özellikleriyle hem i.bachmann'ın "malina"sı, hem onu konuşurken örnek gösterdiğimiz başka yapıtlara ( örneğin h.hesse "bozkırkurdu", sadık hidayet "kör baykuş", oğuz atay "tutunamayanlar") benzerliği ve tabii farklılıkları nedeniyle seçilmiş ve grubumuzca okunmuş bir romandır.
* biçimsel özellikleri (yazım biçimi): anlatılan konunun gerçekliği, hayali, düşsel karşılığı, özlenen yanı bağlamında söz konusu yapıtlarla kimi yerlerde çakışan ama asıl olarak birbirine yakın anlatım biçimleri seçilmiş olması, "modern/post modern roman" arasında bir konumda olması nedeniyle okunmasına karar verildi.
* hayır..." romanın adının sonunda "üç nokta" bulunuyor. dilde bu sözcüğün kullanış biçimleri dikkâte alındığında "yalın" haliyle cümlenin herhangi bir yerinde, cümle sonunda yani "hayır"ın ardından noktanın gelişi, "tek kelimelik cümle halinde, ve yine cümle sonunda ya da tek kelimelik cümle hâlinde sonunda "ünlem" işareti olduğu durumlarda hep farklı anlamlara gelecektir. bu sözcüğün "üç nokta" ile sonlandırılmış olmasının dil ve anlam açısından tartışılması önemlidir. bu bağlamda bence burada bir belirsizlik, belki de aslında bilinen bu belirsizliği işaret etme, dolayısıyla bir yöneltme, yönlendirme amacı bulunmaktadır. bence bu "hayır" sözcüğün ifade ettiği anlam yukarıda belirttiğimiz "hayır"lardan daha farklı bir anlamdır. bana göre bu aslında hem gerçek yaşamda hem de edebi anlamı itibariyle bir "belirsizliği", "bilinmezliği" ve ne olduğuna "karar verememe" hâlini, "görünür ama ifade edilmezi işaret etme"yi imliyor. eğer bu amaçlar geçerli değilse değilse o zaman adalet ağaoğlu'nun bu yapıtı yazarken "kararsız" ve bence biraz da "şaşkın" olduğunu düşünmek gerekirdi ki kanımca bu doğru olamaz. dolayısıyla burada hem "böyle bir şey nasıl olur" sorusunu soruyor, hem de okurun buna bir yanıt bulmasını kışkırtıyor. bence bu noktada bu yapıtın yaşandığı zaman ülkede ve dünyada olanların düşünülmesi gerekiyor. üç romanın yazıldığı zaman dilimleri ülkenin toplumsal tarihinde şu olguları gözlemliyoruz: 12 mart 1971 muhtırası ve onun simgesel sonuçlarından birisi olan 6 mayıs 1972'de gerçekleşen üç genç insanın (aydın adayı, üniversite öğrencisi insanın) idamı ve onlarcasının öldürülmesi, binlercesinin zindanlarda tutulması, işkencelere maruz bırakılması ve cezalandırılması; 1975-78 arasında cumhuriyetin kurucu unsurlarının asker sivil bürokrasinin sermaye sahipleri ile işbirliği ve ortak çalışmaya kesinlikle karar vermesi, farklı düşüncede olanların tümüyle tasfiyesi, nihayet 12 eylül 1980 darbesi'yle de sermaye ve onunla işbirliği yapanların dışındaki tüm kesimlerin kesin tasfiyesi ve verilen her türlü mücadelenin baskı ve tenkil ile ortadan kaldırılması, aydınların önünde sisteme bağlılığın teyidi veya politikadan uzak durması biçiminde ikili bir seçeneğin bırakılması. hem üçlemede hem de son romanda dile getirilenler dönemin bu özellikleri ile okunduğunda anlamlı hâle gelmektedir. romanlarda çeşitli metaforlarla bu konular yeniden sergilenmekte ve tartışılmaktadır. bu bağlamda aydının bir başkaldırı eylemini bilinçli bir "yok etme/yok oluş" hareketi üzerinden tartışmaya açmaktadır. burada bir araştırma çalışması ile dile getirilen "intihar" olgusu, bütün biçimleri ve unsurlarıyla değil yalnızca "başkaldırı" amaçlı bir araç olma boyutuyla ve kahramanın kişisel yaşamından yola çıkışla bir seçenek olup olmayacağı tartışılmaktadır.
romanın anlamı
bana göre "hayır..." bir olmama, olamama, yap(a)mama hâlinin romanıdır. intihar'dan söz eder ama edemez, intihar etmedikleri için aydınları eleştirir ama kendisini da onların arasına katar. hayır aslında her şeye, bu arada yadın olmama, olamamaya da hayır'dır. bu bağlamda "negatif" bir romandır. olamamış ama içinde küçük de olsa bir "umut" taşıyan bir karakterin dramı belki de trajedisidir. romanda beş bölüm bulunmaktadır. bunların üçünde sözü söyleyen üç temel (iki de eşlikçi) beş karakter vardır. bunlardan birincisi romanın "yazar"ı yani adalet ağaoğlu'nun kendisidir. çünkü "aysel dereli" karakterinin yaşamına koşut çok sayıda olaydan söz edilmektedir.ikincisi romanın asıl karakteri romanın birinci bölümde konuşan "aysel dereli"dir. romanın üçüncü bölümünde ismi belirtilmeden anlattıklarına tanık olduğumuz erkek yazar karakteri ise aysel'e ve pek çok başka kişiye, örneğin "alev"e aşık olan bir "ünlü yazar"dır. bunların dışında romanın üç karakteri daha vardır. bunlardan birisi aysel dereli'nin sevgilisi engin, aysel dereli yurt dışında olduğu sırada üst katında oturan ve intihar ederek yaşamına son veren "layana" ile sadece aysel dereli'nin söz ettiği gerçekten var olup olmadığı anlaşılamayan "yenins" adlı gençtir. bu beş karakter iki farklı düzlemde okunabilir: ilki tıpkı malina'da olduğu gibi ilk üç karakterin aslında üç ayrı kişilik değil aynı kişinin üç farklı yansıması olabilir. bu anlatısal ve biçimsel özellik dolayısıyla "malina" ve diğer söz ettiğim romanlarla bir koşutluk da burada kurulmaktadır. bu üç karakter bana göre aslında bir ve aynı karakterin farklı hâllerini yansılamaktadır. üçünün ortak yanı yapmakla yükümlü olduklarına dair algıları ve düşünceleridir. bu onlar için bir cendere, kelepçe ya da bir mahkum hücresinin sınırı, dışarısına çıkamadıkları bir çerçevedir. burada aslında yazar bireysel olarak bize biçilen (ama bunu aslında biz kendi davranışlarımızla yeğlemişizdir) rollerin pek de dışına çıkamayacağımızı söylemeye çalışmaktadır. peki bu doğru mudur? bu sorunun yanıtı "öznel"dir. yani kişiye göre değişir ve tek bir yanıt yoktur. romanın olumlu/iyi yanlarından birisi bu yanıtı verme çabası içinde olmamasıdır. bu da bende onu "evrensel" zamanının ötesinde kılan unsurlardan birisidir. bunu destekleyen unsurlardan birisi romanın ikinci bölümünde anlatılan avrupalı aydınların da benzer sorunsalları dert edinen ve ne yapacağını bilmeyen aydınlar olarak çizilmesi ve bu hâlin aslında "evrensel/küresel(?)" bir sorun olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. ikinci düzlem bu kimliklerin derin/kök katmanlarıdır. kimlikler gene, yaşanılan coğrafya, mekân ya da zaman bağlı ve bağımlıdır kuşkusuz. ama bunların hepsinin ötesinde her yerde ve mekânda, zamanda yaşanabilecek yanlar da vardır. bunlar bir takım genel "norm"ların sonucunda herkesin birleşebileceği değerler üzerine tarif edilen oluş, düşünüş ve tutum/edim/eylemlerdir. bunlar aslında insanın kimliğine içkin hâllerdir. bu romanda kimliği oluşturan katmanları bir düzlem yukarı çekerek başka bir düzlemde yeniden düşünmek olanaklıdır. bu durumda freud ve jung'un insan için geliştirdiği kompleks kimliği çıkış noktası alırsak bu karakterleri şöyle de tarif edebiliriz.
"ego/self" bireysel sorumluluk bu katmanı yazar/adalet ağaoğlu temsil etmektedir. "persona ya da maske" devletin kişiye yüklediği toplumsal sorumluluk ya da yurttaşlık, ki bunu romandaki yazar aysel dereli'nin benimsediği ve uyguladığı "her şey"e karşılık olarak düşünebiliriz. "anima-animus" ise bu duruma aydınlanmanın sağladığı bilgi ile oluşan karşı çıkış / 'hayır' diyen, muhalefet eden yan(ı)dır. burada muhalefet bir yanda duygudan kaynağını alabileceği gibi, bir yandan da bilgiden kaynaklanabilir. bunların ikisi de bu muhalefeti gösterme biçimlerini belirler. bunu en somut olarak bir yanıyla "engin" diğer yanıyla da "yaşlı yazar" olarak somutlaştırabiliriz. bu derin çözümlemenin bir diğer düzlemi ise gelecek bağlamındaki düzlemdir. burada "peki sonra ne olacak", ya da "ne olmalı" sorularının yanıtını ise iki farklı yol ve yöntemi işaret eden "yenins" ve "layana"nın varlıklarının az önce söz ettiğimiz üç karakterdeki yansımaları olarak düşünebiliriz.
burada bu üç arketipsel kimlik tek bir noktada, yani intihar etme konusunda "layana" ile koşut bir özdeşlik hâli/tutumu içindedirler. en azından yeğlediklerini söyledikleri "doğru" bu noktada şekillenmektedir. yazarın intiharı bu gerçeği ortaya koymak, aysel'in intiharı sorumluluğunun gereğini yerine getirmek, engin/ yaşlı yazarın intiharı ise "dönmek" başka bir yol aramaktır. "yenins" ise "yeni insan" olarak 1987'de adalet ağaoğlu'nun tarif ettiği, bizim taklaşık 30 yıl sonra görüp tanıdığımız "gezi gençliği"nin soyut bir ifadesidir. bu kesim/kişi başka bir dünyayı, o dünyada sürdürülecek yolculuğu işaret etmektedir. yolculuğun ayrıntısı yoktur ama, küreksiz, yelkensiz, dümensiz ve motorsuz bir tekne ile ifade edilmektedir, ve yenins yazar(lar)a bu yolda bir çağrıda hatta bir talepte bulunmaktadır. özetle yenins ve layana yazarın bize önerdiği bu iki yolun işaretcileridir. yazar belirsiz bir sonla romanı sonuçlandırarak bu iki yolun da geçerli olabileceğini bize söylemek istemektedir. burada ifade edilen "yenins" (yeni insan) bana göre latife'nin "manves city" ve "sürüklenme" romanlarında söz edeceği "hayat kurtarma gücüne, yaratma neşesine ve kaçma cesaretine sahip insanlardır."

“ ‘Bu farklı geleceği geçip gitmekte olan biriyle mi kuracaksınız?’
‘Bir geleceğim olacaksa, sizinle olacak’)


yazarın amacına dair bazı düşünceler
bu roman bence de romanın dünyadaki seyrine uyan ve onu uygulayıp tartışmaya açan yerli / türkiyeli örneklerden birisidir ve önemlidir. ama bunu söylerken "ince işçilik" kısmını biraz göz ardı ediyorum. çünkü bu romanda "yerelleşme" temelli bazı kısa kesmeler, ortak algıdan yararlanacak kestirmeci çözümler, "birey/özne olma" bağlamında henüz yeterince gelişmemiş karakterler, ama daha da ömelisi yazarın mevcut ezberlerden her şeyiyle kurtulamadığı en azından bunun olabileeğine dair işaretlerin olmadığı bir roman metniyle karşı karşıyayız. ağaoğlu'nun okuduğum yapıtlarında temel anlamıyla eleştiri bile olsa yukarıdan/dışarıdan bakan bir gözün dikte ettirmeye diyemesek de yönlendirmeye yeltendiği bir yazım denemesi olarak düşünüyorum. tema/izlek olarak dile getirdiği düşünceleri (1980-84 arasında türkiye'de yaşananinsan hakları ihlâlleri ve buna karşı alınan tutum) uygulama ve onu okuyacak okurun yönelmesine destek olacak, katkıda bulunacak nitelikte yazmamış. belirsizlikler çok fazla olsa da bana göre yönelim ne yapılırsa yapılsın durumun değişmeyeceği şeklindeki bir nihilizme dayanıyor. bunu anlayabiliyorum. çünkü onun yazıldığı dönemde yaşananları biliyorum. en yakın olanların bile ya savrulup başka yerlerde mevzilendiği, ya da eğer sen ona destek olmuyorsan, seni de "ötekileştiren" bir tutum içinde olunduğu bir dönemdi. adalet ağaoğlu'ndan bu romanın dördüncü cildini bugüne gelen bir aysel'in gözünden anlatmasını isterdim. Dar Zamanlar üçlemesinin temel sorunsalı olarak nitelediğim “kimlik” olgusunun, “ulusal alegori” ve “özne oluş” arasında sürüp giden bir çatışma üzerine kurulduğunu, karakterlerin çokkatmanlı kimliklerinin de bu çatışmayı farklı açılardan yansıttığını söylemek ve “kimlik” olgusunu bu verilerle incelemek uygun olacaktır.
"hayır" ve adalet ağaoğlu romanlarındaki zaman tartışması.
zaman en genel anlamıyla özneldir. einstein'in fiziksel olarak kanıtladığı bu olgu bireysel düzlemde de öyledir. zaman sadece onun belirleyen kişiye ve o kişinin nirengi aldığı noktaya göre vardır. dahası zaman bir gerçeklik olarak olmasa da kişisel düzlemde insanın geçmişe doğru olmak kaydıyla içinde hareket edebildiği, bir anlamda ontolojik varlığını ve özneliğini sınadığı tek gerçekliktir. o duyuları, aklı ve belleğiyle geçmişteki bir ana gidebiliyorsa o öznedir. şimdi ve gelecekteki özne hâlinden daha fazla öznedir. çünkü şimdi henüz sonuçlanmamış bir eyleyenken, geçmişte iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış bir şeyi yapan özne olarak kendisinin varlığını ortaya koymuştur. onun için zamanda oynamak, bunun içinde gidip gelmek varoluş ve öznelik hâli açısından insan için olmazsa olmaz bir şeydir. o zaman bunu hep yapacaktır. gerçek yaşamında da kurmacasında da. bu hareketliliğin önünde tek bir engel vardır. bellek ve başka bellekler ve kanıtlar. bellek unutma ile mâlüldür. dolayısıyla öznelik hâlinin en büyük ve canalıcı düşmanı odur. ve onu aşmak için kurguya başvurur insan. bunu bir anlatı yapıtı olarak düşünmek gerekir. bazen basılsa da çoğu zaman basılmayan ama anlatılan bir olanak olarak varoluşu ortaya koyan tek ama tek imkândır. tanıklıklarsa ikincil engeller, engelliklerden daha çok düşmanlıklardır. çünkü kaynağı ne olursa olsun farklılığın fark edilmesi hem özneleri, hem de onların anlattığı kişileri tereddüte düşürür ve sorgulamaya neden olur. işte bu noktada edebiyat insanın en kuvvetli müttefikidir. onun sayesinde ve geçmiş zamandaki bu imkân sayesinde gerçeklik yeniden üretilir, kişi-özne ve gerçeklik yeniden varedilir. adalet ağaoğlu'nun dar zamanlar üçlemesi bu imkânın olanaklarını sorgulayan ve göz önüne getiren metinlerdir. geçmiş zaman içinde de tıpkı şimdiki ve gelecekteki zamanda olduğu gibi çok sayıda seçenek ve varoluş imkânı vardır.
romanın yazınsal nitelikleri
* post modernliğin sınırında bir romandır. biçimsel özellikleri buna dair ipuçları veriyor ama post modern değil. çünkü belirsiz de olsa bir önermesi var. bir öneride bulunuyor. bir ders veriyor ve "hayır" diyor.
* aslında bachmann'ın malina'sıyla bir başka bir benzerliği daha var bu romanın. o da yazar(adalet ağaoğlu), aysel ve yazar kimliklerinin aslında aynı kimlikler olmasıdır. bunu yazma/yazarlık konumu, birinci tekil anlatımların eşsesliliği ve intihar olgusuna yönelik yaklaşım ve düşüncelerinin benzerliği ile açıklayabiliriz. (burada engin karakterinin özellikle öğrencisi -yetiştirdiği geleceği, belki de içinden çıkanı temsil etmesi- ile aşkı da malina'daki ivan'a tekâbül ettiği söylenebilir. başka bir koşutluk da "zaman" olgusuyla ilgilidir. malina'daki roman zamanına dair tanımladığı "bugün" olgusu, hayır'da "birgünün içi"ne ama asıl olarak aynı belirsizliği taşıyan "an"a indirgenmiştir.            06.01.2020

Diğer yazarların yazıları:

* "ADALET AĞAOĞLU İle Edebiyat Üzerine… "        Fulya Bayraktar, Lacivert Dergisi, (Sayı:51),

* "Bu ölüm ne zaman gelecek?"       Filiz Aygündüz, Milliyet, 08.04.2018

* "Dar Zamanlar Üçlemesinde Zaman Kurgusu Üzerinde Bazı Değerlendirmeler"
       Mustafa Apaydın, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 15, Sayı 2, 2006, s.17-38,

* "A. Ağaoğlu’nun Dar Zamanlar Üçlemesinde "Kimlik" Sorunsalı"
       Berna Akkıyal, Tez, Bilkent Üniversitesi, Ankara, 2005-Haziran

* "Umutsuzluğun Umudu"        Yurdagül Erkoca, Cumhuriyet, 11.01.1988,

* "Cumhuriyet Kitap Dergisi"        03.11.1994,

*"Saçım Kesik Değildi"        Lemi Özgen, K dergisi, Sayı: 110, sayfa: 2-7; 7.11.2008
(Okumak için fotoğrafların üzerine tıklayınız>

Bağlantılar:

"Adalet Ağaoğlu"
    Yazarın yayınlarının temsilcisi Onk Ajans'taki sayfası

"Adalet Ağaoğlu"
    Boğaziçi Ün. Arşiv ve Dokümentasyon Merkezi'ndeki Sayfası

Yazar ve yapıtla ilgili bazı yayın ve dokümanlar facebook grubumuzun dosyalar bölümünde de yer almaktadır.